Mişa Maiski İle Goldberg Çeşitlemeleri Üzerine

-
Aa
+
a
a
a

Bu söyleşi ilk olarak Andante'nin Haziran sayısında yayımlanmıştır.Günümüzün en önde gelen müzisyenlerinden Mişa Maiski’yi ayrıcalıklı kılan birçok özelliğinden bahsedebiliriz; Son derece ikna edici yorumları, sahne karizması, solist ve oda müziği sanatçısı olarak aynı derecede başarılı oluşu. Festivalde, kemancı Julian Rachlin ve viyolacı Maksim Rizanov ile Goldberg Çeşitlemeleri’nin yaylı üçlüsü düzenlemesini çalacak Maiski. Bu düzenleme 1985 yılında Dimitri Sitkovetski tarafından yapılmış. Bach’ın müziğinin çalgısal açıdan idiyomatik olmanın çok ötesinde oluşu; yani farklı farklı çalgılarla çalınabilmeye uygun oluşu bu düzenlemeyi anlamlı kılıyor. Çoksesli örgüde her bir partinin üzerine ayrı ayrı odaklanabilmek, yapıtın özgün sürümü olan klavsen sürümüne göre daha büyük avantajlar sağlıyor. Barok retoriğe aykırı olduğu gerekçesiyle, Bach’ın müziğinde çoğunlukla göz ardı edilen şarkısallık da yaylılarla daha anlamlı bir biçimde vücut buluyor. Aynı Beethoven gibi, müziğiyle, yaşadığı zamandan kendini tamamen bağımsız kılabilmiş bir besteci Bach; onun yine tüm zamanları aşan bestesi Goldberg Çeşitlemeleri üzerine konuştuk Maiski ile...

 

Goldberg Çeşitlemeleri çalışmanızla başlamak istiyorum söyleşiye. Dimitri Sitkovetski tarafından 1985 yılında keman, viyola ve çello için düzenlenen sürümü çalıyorsunuz. Sizce, bu yapıtın Bach’ın geç biçemindeki önemi nedir?

Sadece Bach’ın en önemli yapıtları arasında olmakla kalmıyor Goldberg Çeşitlemeleri, aynı zamanda, müzik tarihinin en önemli yapıtlarından biri. Bach’ın müziği inanılmaz biçimde evrensel; yani yapıtlarını, özgün sürümlerinden farklı olarak birçok değişik çalgı bileşimleriyle çalabilirsiniz. Örneğin, Glenn Gould’un yaptığı gibi piyanoyla çalmak bile, özgün sürüm klavsen için olduğundan, bir çeşit düzenleme. Yaylı üçlüsü için yapılan düzenleme ise aslında bir bakıma son derece doğal; çünkü çeşitlemelerin çoğu üç sesli, bazen dört sesli. Yine de, belli bir zorluk derecesi üç çalgı tarafından kaldırılabilir cinsten. Ancak, düzenleme demek bir çeşit uzlaşma demek; bazı çeşitlemeler klavsen ya da piyanoda daha iyi tınlıyorken, bazıları da yaylılarda daha iyi tınlıyor. Örneğin, ses partilerinin daha çok saydamlaşması açısından kanonlar, yaylılarda daha iyi tınlıyor. Dolayısıyla, her şey yerli yerine oturuyor; yapıtı eğer bütünselliğini hesaba katarak ve müzik metninin aslına sadık kalarak çalarsanız, özgün sürümden farklı çalgılarla çalmanızın bir zararı yoktur. Tam tersine, konser deneyimlerim bana gösterdi ki, seyirciler yaylı üçlüsü sürümünü çok beğendiler ve umarım İstanbul’daki seyirciler de beğenir.

 

Bu çeşitlemeleri yaylılarla çalmanın özel birtakım avantajları var hiç kuşkusuz. Bunlar neler? Her bir çeşitlemedeki ezgisel öğenin vurgulanması mı? Çeşitli çalgı taklitlerini; örneğin üflemeli taklitlerini gerçekleştirebilmek mi?

Hayır, aslında çalgısal taklit yapmak gibi bir niyetimiz yok. Öncelikle, bazı çeşitlemelerde şarkılama1 yapabilmek yaylıların önemli bir üstünlüğü. Ayrıca, daha önce de söylediğim gibi, yapıtı üç çalgı ile çaldığınızda, tek bir çalgıyla çalmaya göre her bir ses partisini saydam ve özerk kılabilmek daha kolay. Ortaya, doğal olarak, farklı bir tını çıkıyor; örneğin piyanoyla çalmaya göre. Bunda bir yanlışlık göremiyorum. Çaldığımız sürümün daha iyi olduğunu iddia edemem; ancak farklı olduğu kesin. Bach’ın müziğini güzel yapan da bu zaten; kendi içinde o kadar büyük bir evren ki, o evrene hangi açılardan bakarsanız bakın güzelliğinden hiçbir şey kaybetmiyor.

 

 

 

Alman fortepiyanist ve klavsenci Andreas Staier’in, Bach’ın yaptığı düzenlemelerle ilgili saptaması şu: “Düzenlemeler, Bach’ın  müzik biçeminin gelişimi ve yaratısal kaygıları açısından merkez oluşturur. Bach’ın, zamanının tüm müzik gelenekleri ve biçemleriyle kurduğu ilişki, düzenlemeler yoluyla olmuştur.”2 Bu saptamadan yola çıkarsak, düzenlemelerin Bach’ın bestelerindeki rolü nedir?

Hiç kuşkusuz önemli bir yere sahip; Bach’ın, kendi yapıtlarını ve diğer bestecilerin yapıtlarını başka başka çalgılar için yeniden düzenlemesi bunun en büyük kanıtı. Yaptığı düzenlemelerin en büyük özelliği, bunların hiçbir zaman sırıtmıyor oluşu; Bach hep uygun bir damak zevki ile oluşturuyor düzenlemelerini. Yapıtın aslına bir biçimde hep sadık kalıyor. Her parçanın düzenlemeye uygun olduğunu ima etmiyorum; çalgı seçiminin mutlaka çok dikkatlice yapılması gerekir.

Öte yandan, bazı yapıtların düzenlemesini yaptığınızda, onları daha geniş seyirci kitlelerine sunabilirsiniz. Bu durum, sadece Bach’ın yapıtları için geçerli değil. Örneğin, birçok konserimde Rus şarkılarını, Schubert’in, Mendelssohn’un ya da Brahms’ın bazı şarkılarını çello için düzenleyerek piyano ile beraber çaldım. Deneyimlerime göre söyleyebilirim ki, çoğu zaman, dinleyiciler bu şarkıları daha önce hiç duymamışlardı; bu anlamda, bizim düzenlemelerimiz sayesinde, ilk defa bazı yapıtların farkına varıyorlardı. Genelde, düzenlemelerimiz seyircinin hoşuna gitmekte ve onlara zevk vermektedir. Sonuç olarak, tüm bu özellikleri sayesinde düzenlemelerin varlığı anlamlıdır.

 

Bildiğim kadarıyla, Sitkovetski, Goldberg Çeşitlemeleri’ni bir de yaylı orkestrası için düzenlemiş. Bu uyarlamanın sizin çaldığınız sürümden farkı nedir?

Her ne kadar, ortaya çıkan tını biraz daha farklı olsa da, değişen çok bir şey yok. Sitkovetski’nin düzenlemelerinin en büyük özelliği, tek bir notayı dahi değiştirmemiş olmasıdır; özgün müzik metnine sadık kalmasıdır. Sadece, belli çalgılar için yeniden düzenlemektedir. Bunda bir sorun yok bence. Bu tip düzenlemelere başka birtakım örnekler verebiliriz: Rudolf  Barşay’ın, Şostakoviç’in 8 Numaralı Dörtlü’sünü yaylı orkestrasına düzenlediği sürüm ya da Çaykovski’nin yaylı altılı için bestelediği Souvenir de Florence adlı yapıtının çoğunlukla oda orkestraları tarafından çalınan sürümü vs.

 

Peki, orkestra sürümünde konçertant bir biçemden söz edebilir miyiz? Brandenburg Konçertosu No. 3 aklıma geliyor hemen.

Evet; ancak ben o sürümde müzisyen olarak yer almadım. Çalanlardan edindiğim izlenim, konçertant biçemin, orkestral düzenlemedeki niteliklerden biri olduğuydu.

 

O zaman şunu sorayım: Üçlü olarak Goldberg Çeşitlemeleri’ni çaldığınızda Glenn Gould’un çalım tarzından etkileniyor musunuz?

Kesinlikle; Gould gelmiş geçmiş en büyük müzisyenlerden biridir benim için. Kişisel olarak, her iki Goldberg Çeşitlemeleri kaydını da çok iyi biliyorum. Özellikle birincisi çok hoşuma gidiyor; yeniyetmelik dönemimde Sovyetler Birliği’nde iken belki yüzlerce defa dinlemişimdir. Bilinçli olmasa bile, mutlaka Gould’un o kaydından etkileniyoruzdur. Bu yapıtı çalarken ya da Bach’ın solo çello için süitlerini çalarken, başka başka müzisyenlerden etkilendiğim de oluyor.

 

Günümüzde Bach’ın müziğinin çalınma şekliyle ilgili olarak barok retoriğe vurgu yapan, eski çalgıları ve söylem biçimlerini kullanan yorumlamalar da var. Bu yorumlamalar, şarkısallıktan çok, müziğin retorik (konuşsal) özelliklerini keşfetmeye çalışıyor. Oysa, Alfred Brendel’in de belirttiği üzere, örneğin Bach’ın envansiyonları “çalıcıyı cantabile çalışa özendirmek” 3 için bestelenmişlerdir.

Daha önce de bahsetmiştim; Bach’ın müziği o denli evrenseldir ki, uzamsal ya da zamansal herhangi bir kısıtlamayı kaldırmaz. Bach’ın döneminde birçok barok besteciden bahsedebiliriz; ancak bence Bach, bir barok bestecinin çok çok ötesindeydi. Yaşadığı dönem barok dönem olmasına rağmen, döneminin çok önündeydi. Dolayısıyla, Bach’a barok besteci denmesine karşıyım. Hatta öyle ki, Bach, zamanının ne kadar ilerisindeyse, günümüzün de bir o kadar ilerisindedir. Çağdaş bestecilerin yapıtlarını hiç çalıp çalmadığım bazen sorulduğunda “Bach çalıyorum ya!” diyorum. Aynı şekilde, Bach’ın, kendi zamanının en büyük Romantiği olduğunu düşünüyorum. Bach’ı Romantik bir biçemle çaldığım konusunda eleştirildiğimde, bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum. Bu durum, Romantik sözcüğünden ne anladığımıza bağlı. Eğer Romantik olmak, duygularla ve heyecanlanma ile ilgili ise Bach, 17. ve 18. yüzyılda bugün algılandığından daha Romantik olarak algılanıyordu hiç kuşkusuz.

Öte yandan, Bach, muhteşem besteler yapmasının yanı sıra, yirmi çocuğa da babalık yapıyordu; yani aynı zamanda olağanüstü bir insandı. Bence, aynı Bach’ın müziğinde olduğu gibi, tüm büyük müzikler yaşayan bir organizmadır; zamana göre anlamları değişkenlik gösterecektir. Kağıt üzerinde uyku halinde olan büyük besteler, müzisyenin yorumlaması sayesinde yaşayan, nefes alan bir organizmaya dönüşür. Dolayısıyla, 21. yüzyılın başlarında olduğumuza göre, Bach’ın müziği üç yüz yıl önce tınladığı gibi tınlamayacaktır günümüzde. Her şey değişti o günden bugüne: Konser salonları farklı, o dönem insanlarının yaşamları boyunca duymadığı türden sesler günlük yaşamımızın bir parçası, hava daha kirli; yani her şey daha farklı. Müzik de tüm bunlara bağlı olarak değiştiğine göre, Bach’ın müziğini, kendi döneminde tınlamış olduğunu düşündüğümüz şekliyle çalma düşüncesine karşıyım; çünkü ne kadar taklit ederseniz edin, sonuçta, 17. ve 18. yüzyılda yaşamıyoruz.  21. yüzyılda yaşıyoruz. Bach yalnız bir müzisyen değil, bir dâhiydi; tüm dâhiler gibi ileriye dönük bir kişiydi, zamanının çok ötesindeydi. Kendi zamanında değeri tam olarak anlaşılamasa da, özellikle Mendelssohn’un, Bach’ın müziğini ölümünden yüz yıl kadar sonra keşfetmesiyle beraber yeniden gündeme geldi.

Son olarak, Bach’ın, müziğinin nasıl yorumlanmasını istediğini kimse tam olarak bilemez. Bu anlamda, tek bir yorumlama biçiminden bahsedip tekelleşme yaratmamak gerekir. Değişik bakış açılarına, değişik yorumlara, değişik ideolojilere, değişik dinlere, değişik yaşam biçimlerine, değişik yeme biçimlerine, değişik giyinme biçimlerine vs. gereksinimimiz var. Çeşitlilik konusunda kendimizi sürekli tehdit altında hissedeceğimize, ondan yararlanmayı bilmeliyiz. Müzik belki o denli bir ölüm-kalım meselesi değil; ancak genel olarak yaşamdaki en önemli niteliklerin hoşgörü ve her şeye açık olmak olduğunu düşünüyorum. Tüm ideolojik ya da dinsel savaşların ve çatışmaların ortaya çıkış nedeni, farklılıklar karşısında kendini tehdit altında hissetmektir. Oysa, farklılıklardan yararlanmak gerekir. Herkes birbirini tanımak için daha çok çaba gösterebilir. Müziksel anlamda farklı çalım biçimlerini anlamaya çalışabilir. Birisiyle aynı düşüncede olunmadığı zaman, genelde o düşünceye saygı da duyulmuyor. Örneğin, herhangi bir meslektaşımın müzikle ilgili bir düşüncesine katılmayabilirim; ancak düşüncesine saygı gösteririm ve farklı düşüncelere karşı her zaman açık olurum.

 

 

Müziğe geri dönecek olursak, siz de belki Furtwängler’in Bach’ın en büyük Romantik besteci olduğu düşüncesine katılıyorsunuzdur.

Hayır, o kadar da ileri gitmezdim açıkçası. Bach’ın müziğini belli bir derecede Romantik çalmayı yanlış bulmuyorum; hepsi bu. Doğaldır ki, Bach’ı çalma biçimim, Beethoven’ı, Schumann’ı, Debussy’i ya da Şostakoviç’i çalma biçimimden çok farklı. Yine de, bu, Bach’ın müziğinin vibratosuz ve çirkin bir ses karakteri ile çalınacağı anlamına gelmemektedir kanımca. Herkese göre güzellik ve çirkinlik farklıdır; bu kavramlar öznel kavramlardır ve tat anlayışına göre değişir, bunu biliyorum. Aynı yapıtı, her müzisyenin farklı anlayışlarla çalmasında en ufak bir yanlışlık göremiyorum. Müziği yorumlamanın tek ve kesin bir yolu yoktur. Günümüzde teknoloji o hale geldi ki, herhangi bir bilgisayar, herhangi bir parçayı bir insanın çalabileceğinden kat ve kat daha mükemmel çalabilir. Ancak, işin içinde duyguların olması insanı farklı kılan niteliktir. Duygularımız, nesnellikten ve mükemmeliyetten daha önemlidir.

 

Peki, Bach’ın müziğinde gürlük ve yorum imlerinin partisyonda yazılı olmaması yorumcuyu daha mı serbest kılmaktadır?

Kesinlikle. O dönemin yorumcularının seviyesi yüksekti; bu nedenle Bach’ın yorumcuya olan güveni ve saygısı fazlaydı. Her ne kadar, sonraki besteciler partisyona istediklerini olanaklı olduğunca yazmış olsalar da, yorumcunun yorumuna bıraktıkları birçok şey vardı. Önemli olan, notaların ardında olanı anlayabilmektir; çünkü her istenileni notaya dökebilmek olanaklı değildir. Adı üstünde; yorumcu yorum yapandır.

 

Düzenlemeler açısından, dinsel ve dindışı müziği arasında farklılık görüyor musunuz?

Bach’ın müziği o kadar derin ki... Bazı korallerini de org için düzenlemiştir. Bu anlamda, belki, müziğinde dinsel-dindışı ayrımı bile yapmamak gerekli.

 

Bach’ın solo çello için süitlerini kaydettiniz ve defalarca konserlerde çaldınız. Oda müziği yapmakla, solo çalmak arasında farklılıklar var mı?

Farklılıklar hiç kuşkusuz var; üçlü çalarken ortak bir anlayış yakalamanız şart. Solo, ikili, oda müziği ya da orkestral çalmanın her birisinin farklı meydan okumalar olduğunu söylemeliyim. Öncelikli olan, müzikten zevk almaktır; tüm farklılıklara rağmen.

 

Goldberg Çeşitlemeleri yorumunuza hazırlanırken dönem hakkındaki bilgilerinizi içgüdülerinizle harmanladınız hiç kuşkusuz.

Evet, her ikisi de gerekli. Büyük müzisyenlerin hepsi de, sezgisellik ile entelektüelliği dengeli bir biçimde birleştiren müzisyenlerdir. Öğrencilik yıllarınızda birtakım şeyleri öğreniyorsunuz. Ancak, zamanla; konserler vererek, birtakım müzisyenlerle işbirliği yaparak ya da yeni hocalar edinerek olgunlaşıyorsunuz ve gelişiyorsunuz. Müzik zevkiniz gelişiyor. Özellikle oda müziği bu konuda çok yararlı; çünkü partnerinizle aynı anlayışı ve aynı ses karakterini elde edebilmek adına çok çaba sarfetmeniz gerekiyor. Örneğin, yaylılarla oda müziği yapıyorsanız, aynı ses rengi felsefesini, aynı ses rengi kültürünü elde etmeniz gerekiyor. Yoksa, müziksel birliktelik gerçekleşemez.

 

Peki, solo çalgı olarak çelloya Bach tarafından yüklenen özel bir ses karakteri ya da ifade biçimi var mı?

Çalgısal boyutta Bach’ın müziği o kadar soyut ki, müziğinin belli bir çalgıya yönelik yazıldığını düşünmüyorum; Füg Sanatı’nda olduğu gibi. Hangi çalgılarla çalınması gerektiği tamamen yorumcuya bırakılmıştır. Çello süitleri de klasik gitarla, viyolayla ve hatta bazen üflemelilerle bile çalınmaktadır. Bunda bir sorun görmüyorum. Yine aynı nedenlerle, Bach’ın yapıtları, caz ya da rock gibi klasik müzik dışı müzik türlerinde en çok çalınan klasik müzik yapıtlarıdır. Örnek olarak, Jacques Louissier’yi ve caz üçlüsünü vermek yeterlidir. Bach’ın müziği ile ilgili her yapılanı onaylamıyorum; ancak bu bir tat meselesi doğal olarak.

 

Bir müzisyeni daha aranıza katarsanız, Füg Sanatı’nı da çalabilirsiniz. İlerisiyle ilgili böyle bir planınız var mı?

Neden olmasın! Bir ya da iki çalgıcı eklersek olabilir. Yorucu ve zaman alıcı bir çalışma olurdu herhalde. Goldberg Çeşitlemeleri de aynı biçimde yorucu bir yapıt; yirmi yıldan fazla bir süre önce ilk olarak Dimitri Sitkovetski ve Gérard Caussé ile ilk defa kaydetmiştik. Şimdi ise başka bir kadroyla ikinci kaydı yaptık. 4 Şu ana kadar çaldığım en zor program bu hiç kuşkusuz; hiçbir ara vermez ve tüm tekrarları yaparsanız seksen dakikadan uzun süren bir program. İnanılmaz bir konsantrasyon gerektiriyor. Fiziksel ve teknik açılardan son derece zorlu; üstüne üstlük sonlara doğru yapıt, gittikçe daha da zorlaşıyor. Zaman ve enerji açısından hazırlanması gerçekten çok yorucu bir program; belki de var olan en yorucu program. Sonuç olarak, orkestralarla, hiç durmadan, oldukça fazla sayıda konser veriyorum ve ayrıca resitallerim de oluyor.  Bunların her birinin programı ayrı. Dolayısıyla, Füg Sanatı’nın da Goldberg Çeşitlemeleri kadar zorlayıcı bir yapıt olduğunu düşünürsek, her şey bir zaman meselesi. Ancak, doğaldır ki, çalmayı çok isterim.

 

Eleştirmenlerin ve seyircilerin Goldberg Çeşitlemeleri yorumunuza genel tepkisi ne oldu?

Valla, her konserde aynı şey oluyor; konser sonrası kulise sadece beğenenler geliyor! O yüzden, genel tepkinin benim gördüğüm kısmı, hep olumlu olan taraf. Mutlaka, yorumumuzu beğenmeyenler de vardır; ancak bunu gayet normal karşılıyorum. Herkes her şeyi beğenemez. Bakın, size çok samimi bir itirafta bulunayım: Eğer herkes çalışımı beğenseydi, herhalde depresyona girerdim! Müzik konusunda, kötü tat anlayışına sahip o kadar çok insan var ki... Dolayısıyla, herkes sizi beğenseydi, anlayan da, anlamayan da beğendiği için bir şeylerin yanlış olduğuna kanaat getirirdiniz. Sahnede kişiliğinizi ortaya koyarsanız, beğenilme olasılığınız da artar. Ancak, sizi beğenmeyen birileri mutlaka çıkacaktır. Sahneye kalbinizi ve aklınızı ortaya koyacak şekilde yaptığınıza saygılıysanız, sorun yok demektir. Sadece günlerinizi ya da aylarınızı değil; yıllarınızı bu işe adamışsınızdır. Bu anlamda, sahnede yorumcu olabilmek zor bir iştir. Bir şeyi beğenmeyebilirsiniz; ancak ona saygı duymalısınız.

 

Bir solist ve oda müziği yorumcusu olarak gelecekle ilgili konser ve kayıt planlarınızdan biraz bahseder misiniz?

Münih’te bu hafta bir resital veriyorum, ardından gelecek hafta Manchester’daki çello festivaline katılacağım. Orada, BBC Senfoni Orkestrası ile Richard Strauss’un Don Kişot  adlı yapıtını seslendireceğiz. Bu yapıt, benim en sevdiğim yapıtlardan biridir. Onun dışında, geçen yıl İstanbul’da da beraber çaldığım kızımla beraber Rus romanslarını çalacağız. Ayrıca, birkaç hafta içinde on sekizine basacak olan kemancı büyük oğlumla da bir şeyler yapmayı planlıyoruz. Yani, bir aile üçlüsü yapacağız. Umarım, ilerleyen  yıllarda istediklerimi gerçekleştirebilmek adına, yeteri kadar sağlığa ve enerjiye sahip olurum.

 

Okuyucularımıza söylemek istediğiniz son bir şey var mı?

İstanbul’a birçok kere geldim ve her gelişimde de büyük keyif aldım yaşadıklarımdan. Çok güzel bir ülkeniz ve İstanbul gibi çok güzel bir kentiniz var. Türk seyircisi ile çok özel bir iletişim kurduğumu düşünüyorum. Bu özel program çerçevesinde İstanbul’da konser vermeyi dört gözle bekliyorum. Gelecekte de ülkenize gelmeyi arzu ediyorum.

 1 voicing

2 Andreas Staier’in, Bach’ın klavsen sonatlarına ayırdığı, Sonate Per Il Cembalo adlı kaydın kitapçığı, s. 5.

3 Alfred Brendel, Me of All People, s. 82.

4 Kemancı Julian Rachlin ve viyolacı Nobuko Imai ile beraber 2007 yılında piyasaya çıkan kayıt.

Bu söyleşi ilk olarak Andante'nin Haziran sayısında yayımlanmıştır.